Güncel Gerçek

Bu Hastane Emekçilere Aittir!


2001 krizinden sonra Arjantin’de iflas eden dev sermayeli birçok
fabrika, işçiler tarafından işgal edilmişti. Fabrikaların yönetimini ele
alan işçiler mevcut krizi aşarak bir şekilde hayatlarını idame
ettirmeyi başardılar. İşte bu işçi hareketinden esinlenen bir de hastane
vardı Arjantin’de: İsrail Hastanesi.

Kriz baş gösterdiğinde
yılların getirdiği sorunlarla birlikte ülke çökme noktasına geldi. Büyük
buhranda hemen hemen bütün sektörlerde yaşanan çöküntü, onbinlerce
insanın işsiz kalmasına yol açmıştı. Kriz ortamında iflasın eşiğine
gelen dev sermayeli birçok fabrikaya çalışanları el koyarak üretime
devam edip kendi yaşamlarını idame etmeyi başardılar. Ama fabrikaların
dışında farklı bir sektörden çalışanları tarafından yönetimine el
konulup çalışmasını sağlayarak dikkat çeken bir kurumlardan biri de
İsrail Hastanesi’ydi.

Çeşitli nedenlerden ötürü, iflas etmiş
bir fabrikanın yada işyerinin kendi çalışanları tarafından yönetimine el
konularak, yeniden işlevsel hale getirilmesi ve ekonomik çarkın patron
gücü ile değil, bizzat emekçilerin el birliği ile yarattığı değerlere
sahip çıkmasıyla başladı. İlk kez, 1920’de İtalya’da başlayan hareket,
Mayıs 68 Fransa’sın da adından sıkça söz ettirmiştir. Daha sonraki
tarihlerde, Federal Almanya, İsviçre, İspanya, Meksika, ABD,
Çekoslovakya, Uruguay ve Arjantin gibi dünyanın bir çok ülkesinde
gündeme gelen hareket, emek bakış açısının söz sahibi olduğunda
zorlukları nasıl aşabildiğini, sermayecilerin bile hayretle tanık
olduklarını göstermiştir.

Adidas, Benetton, Gucci gibi dünyanın
birçok ünlü fabrikalarının yönetimine emekçiler tarafından el konulması
bir noktadan sonra anlaşılabiliyor olsa da, devlet tarafından
desteklenen uluslararası bir hastanenin, emekçilerin yönetimine geçmesi
pek alışıldık bir durum değil günümüz koşullarında. Arjantin’in en eski
kurumlarından biri olan İsrail Hastanesi’nin 44 yıllık emekçisi ve
Konsey Üyesi Dr. Clemente Quintana Saucedo, ANF’ye, hastanenin yeniden
hayata dönme sürecini anlattı.

* Öncelikle buranın İsrail Hastanesi olmasının hikayesi nedir?


İsrail Hastanesi, 1900 yılında Arjantin’e göç etmiş Yahudi topluluğu
tarafından Dr. Alejandro Zabotinsky önderliğinde kuruldu. Hastanenin
kuruluş amacı Arjantin’e göç etmiş, dil sorunu yaşayan Yahudi
topluluğuna hizmetti. Daha sonraki süreçte bünyesinde barındırdığı
dünyanın en iyi doktorların (ki bunlardan biri dünyaca ünlü Dermatolog
Dr. Aron Caminsky) etkisiyle Arjantin’in en önemli hastanesi konumuna
gelmiştir. Başkan Yrigoyen, General Peron vb. gibi önemli birçok devlet
adamını konuk etmiştir. Kariyerinde eğitim hastanesi olma özelliğini
taşıyan İsrail Hastanesi, çok uzun yıllar Yahudi toplumu için ciddi bir
kazanç kapısı da olmuştur. 400 yatak kapasiteli hastane, ben işe
başladığım 1968 yılında toplamda 1350 çalışanı ile yılda 100 bin hastaya
hizmet vermekteydi.

1976 askeri darbesi döneminde dahi, hiçbir
aksama olmadan hasta kabulüne devam ettik. Ancak 83 yılında yeniden
demokrasiye döndüğümüzde, sendikacılık ülke içinde tekrar kurumlaşmaya
başlamıştı ve hastanemizde de bu süreç kısa zaman içinde hayata
geçirildi. Bu ilk başlarda emekçiler için sosyal bir güvence olmasından
kaynaklı başarı olarak görülse de, kötü sendikacılığın en iyi örneğini
bizzat yaşayarak öğrendik. Tamamen patron yanlısı bir politika
izlediler. Çünkü bunda ciddi bireysel çıkarlar söz konusu idi. Hastaneyi
taşeronlaştırmaya başladılar. Bazı iş adamları hastaneyi almak
istiyorlardı. Niyetleri tam olarak hastaneyi satın alıp iflasını
verdikten sonra devletten bunun bedelini almak ve hastaneyi vakıf
adından çıkararak yeniden şahıs olarak sahip olmaktı.

* Peki
bu vakfın bir amacı yok muydu? Neden hastaneyi özelleştirmek istediler
ve bu durum, Yahudi toplumu tarafından nasıl karşılandı?


Kesinlikle biz de aynı soruyu sorduk. Bu hastanenin kuruluş amacı
hizmetti ve en önemlisi, Yahudi toplumuna destek olmaktı. 1980 sonrası
tamamen bu amacından saptı. Bana göre bir kaç nedeni vardı; bunlardan
biri de artık ekonomik özgürlüğüne tamamen kavuşmuş olan cemaat,
hastanenin sorumluluğundan kaçmaya çalışıyordu, kendi halkına hizmeti
angarya olarak görmeye başlamışlardı ve vakıf kontrolünde olan hastaneyi
sömürmek hiç de kolay değildi. Demek istediğim kolay yem bulamadıkları
için işin içinden çıkmaya çalışıyorlardı. Bu bireyci tutum, bir süre
sonra hastaneyi araştırma ve eğitim statüsünden uzaklaştırdı.
Arjantin’in en önemli hastanesi, kendi içinde ciddi bir krizle karşı
karşıya kalmıştı. Yahudi cemaati de artık hastaneyi gözden çıkarmıştı
hatta hiç Yahudi hasta gelmemeye başlamıştı. Bizi krize götüren süreç
asıl o zaman başlamıştı. Yani 1983-90 yılları arasında bir kriz
içindeydik zaten.

SENDİKA İŞÇİLERİ SÜREÇ DIŞINA İTMEKLE MEŞGULDÜ
* Bahsettiğiniz kriz ekonomik krizden ziyade bir yönetim krizi. Sendikanın buradaki rolü neydi ve rolünü nasıl oynadı?


Az önce belirttiğim gibi işçilerin tarafında olması gereken sağlık
sendikası tamamen patronlar arasında dönen dolapları örtbas etmek ve
çalışanları bu sürecin dışına itmekle meşguldü. Oysa hastane içinde
dönen her oyunu bizlerle paylaşması ve buna karşı tedbir alması
gerekirdi. En nihayetinde biz bu hastanenin çalışanlarıyız ve işimizi
her an kaybedebilirdik. Sendikanın oynadığı tek rol, bizleri kandırmaca
üzerineydi ve biz bunu çok geç fark ettik.

* Ekonomik krize gelecek olursak nasıl karşıladınız 2001 krizini?


Bakınız dünyanın hiçbir yerinde kriz pat diye gelmez. Bunun gelişim
süreci vardı ve toplum bunu seneler öncesinden hissetmeye başlamıştı.
Ülkede özelleştirilmedik kurum bırakmadı dönemin hükümeti.
Havaalanından tutun, belediyeciliğe ve aklınıza gelebilecek ne varsa
sattılar. Ülkeyi soyup soğana çevirdiler. Patronların yönetmeye
başladığı bir ülkede kriz olmaması mucize olmaz mıydı? Ülkeyi de tıpkı
hastanemizde dönen oyunlarla krize sürüklediler. Çünkü bir krizden en
karlı ancak patronlar çıkar. Ucuz iş gücü, uzun çalışma saatleri ile
tekellerini daha da kurumsallaştırırlar. Bunu başarmalarının yolu da
krizde olan bir ekonomiyi kullanmaktır.

2001 krizinde hastane
olarak hizmet vermeye devam ettik. Sonuç itibariyle biz ‘ticari bir
kurum’ değiliz, işimiz sağlık. Sağlık, iş alanları içinde hassas bir
özelliğe sahiptir. Ancak çalışanlar olarak sancılı bir süreç yaşadık.
Paralarımızı toplu olarak alamıyorduk. Bir şekilde idare ederek süreci
atlatacağız umudunu taşıyorduk. Aksi halde işimizi kaybetmek hele böyle
bir süreçte büyük bir riskti ve biz bu riski göze alamazdık. Tam üç yıl
boyunca böyle sancılarla devam ettik çalışmaya.

ISYAN ETMEKTEN BAŞKA ÇAREMIZ YOKTU* Peki işgal süreci nasıl başladı ve neydi sizi bu sürece zorlayan?


2004 yılı Temmuz ayındaydık. Son 6 ayda hiç kimse para alamıyordu ve
isyan etmekten başka hiç bir çaremiz yoktu. 15 Temmuz günü hepimiz bir
araya gelip yönetimin kapısına dayanmıştık. Aslına bakarsan o gün
isteyeceğimiz şey; bize bir miktar para ayırmalarıydı! Çünkü evimizde
yiyecek ekmeğimiz yoktu. Ancak yönetim bizi kapıdan kovdu. ‘İşinize
gelmiyorsa’ diyerek kapıyı göstererek bize yol vermişti. Bu işi kolay
bırakmayacağımızı bilmekle beraber işin içinden nasıl çıkacağımızı
bilemez haldeydik. Aramızda bir arkadaşımız gidip doktor Caro ile
görüşmemiz gerektiğini söyledi. Doktor Caro, 2001 krizinden sonra
Arjantin’de işgal edilen fabrikaların hareketinin lideriydi. Bir şekilde
kendisine ulaşıp durumu izah ettik. Doktor Caro, bize işimizin zor
olduğunu söyledi, zira söz konusu olan bir fabrika değil bir hastaneydi!

Ama
yine de savcıdan randevu alıp olayı bir de olduğu gibi savcıya
anlatmamızı istemişti. O gün içinde birkaç tane iş arkadaşımızla
birlikte iş elbiselerimizle savcı ile görüşmeye gittik ve durumu izah
ettik. İşin aslı yasal olarak hiç bir dayanağımız yoktu. Çünkü Arjantin
anayasasında buna izin veren herhangi bir yasa yoktu. İyi olan taraf ise
bunu yasaklayan bir yasa da yoktu! Eyalet meclis kararı ile mümkün
olabiliyordu. Bu süreçte bir çok eyalet milletvekili ile görüştük,
onlardan destek istedik. Sonuç itibari ile Temmuz 2004 sonunda işgal
sürecini resmen ilan ettik ve olaya savcılık tarafından el konuldu.

Olaydan
yaklaşık 4 ay sonra yani Kasım ayında meclisin çıkardığı hastaneye özel
ek bir yasa ile İsrail hastanesi resmen işçilere devredildi. Biz de
kooperatifleşme sürecimizi hızla işleme koyup hastane meclisi ve yönetim
konseyini seçtik. Kasım ayında yeniden hizmet vermeye başladık. Tabii
bu sefer çok farklıydı.

ÖZ YÖNETIM VE DAHA ÇOK ÖZVERİ!* Neydi farklı olan?


Bakın size hastanenin sahibi olduğumuz ilk iş gününü anlatayım. Sabahın
erken saatlerinde işe başlamadan herkes bahçede bir araya geldi ve
hepimiz birbirimize söz verdik. Bu bizim işimizdi. Bunu söylerken ‘benim
işyerim, istediğim gibi çalışırım’ mantığından uzak olmalıydı. Daha çok
çalışmak daha özverili olmak ve en iyi hizmeti sunmaya çalışmak. Farklı
olan ise şuydu; Özgürlük…

* 4 ay gibi bir süre kapalıydı
hastane. Bu, bir hastane için uzun süre sayılır. Yeniden başladığınızda
bu kadar büyük giderleri nasıl karşıladınız? Size herhangi bir destek
verildi mi devlet tarafından?

– Hayır. Dışarıdan hiç kimse
destek vermedi. Biz kendi içimizde para toplayarak kimi arkadaşımız
evini satarak ilk zamanlarda bunu gidermeye çalıştık. Zaten kısa bir
zaman sonra beklentilerimizin de üstünde hasta kabulü gerçekleştirmeye
başladık ve geri dönüşümü büyük bir özveri ile yeniden sağladık.

* Hastanenin gelir ve giderleri, çalışanların maaşları vs. bütün bu aşamaları nasıl aşıyorsunuz?


Biz küçük sosyalist bir devlet gibiyiz. Eğer adilseniz, her şey o kadar
basit ki! Aşılamayacak hiç bir şey yoktur. Yaptığımız tek şey giderleri
gelirden çıkarıp bir miktar fon ayırıyoruz -hastaneye yeni makineler,
araç ve gereçler için- geri kalanı burada çalışan herkese eşit bir
şekilde dağıtılıyor. Çok az ile yetinmesini de biliyoruz ama çok şükür
hayat standardımız öncekine oranla yüz kat daha iyi. Çocuklarımızı
okutabiliyoruz, evimize aş götürebiliyoruz. Bizim daha büyük şeylerde
gözümüz yok! Hiç bir zaman da olmadı. Şimdi istediğimiz her şey
kontrolümüzde.

* Bildiğim kadarıyla o dönem işgal hareketine
katılan 3 doktordan biriydiniz. Bir doktor olarak kolayca başka bir iş
bulabilir ve tüm bu sancılı süreci yaşamayabilirdiniz. Neden bunu tercih
ettiniz?

– Bakınız ben Guarani halkının bir neferiyim.
Babamı erken yaşta kaybettim. Dedem büyüttü beni ve her zaman şunu
söylerdi bana; zalimlerin en büyük düşmanı cesurlardır. Eğer bir yerde
zulüm varsa orada cesur insanlar vardır ve asla onları sırt üstü
bırakma! Evet söylediklerinizde haklısınız benim için iş bulmak kolaydı
ama kolay seçmek dedemin deyimiyle korkakların işiydi! Sanırım bunu
kendime yediremezdim.

Biz şu an burada 600 cesur insan olarak
kendimize bir yol seçtik. Bunun için mücadele verdik. Ekmeğimizden etmek
istedikler, buna izin vermedik. Ve şimdi onu kendimiz üretiyoruz,
paylaşıyoruz ve paylaştıkça da çoğalıyoruz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Bilgi

This entry was posted on 27 Aralık 2011 by in Genel.
%d blogcu bunu beğendi: