Güncel Gerçek

Türk Basının Ar Damarı Var mı?


14 Temmuz’da Silvan’da 13 askerin öldürülmesi başbakan R. T. Erdoğan
tarafından ‘kırılma noktası’ olarak değerlendirildi. Sözüm ona ‘teröre
karşı yeni bir tarzla mücadele’ edeceklerini deklere etti. Kürtlerin
sıkça duyduğu, ama artık iplemediği tehditlerini savurdu.

Böylelikle
Erdoğan’ın, Silvan’daki asker kayıplarını bahane ederek Kürtlere karşı
savaşta Çiller-Ağar-Güreş üçlüsünün denediği, ama hüsranla sonuçlanan
yöntemi, yani özel savaş politikalarını, devreye koyacağını resmen ilan
etti. Bu açıklamaya paralel olarak Kürdistan’da kan akıtacak Özel
Hareket Timleri için 15 bin elamanın alımına başlandığı da basına
yansıdı veya bilinçli olarak yansıtıldı.

Geçmişte Özel
Harekatçıların Kürdistan’da ne haltlar yedikleri ve çevirdikleri kamuoyu
tarafında biliniyor. Şimdi Türk devletinin ‘eski’ politikaya dönmesini
ordunun güç kaybetmesi ve sivil iradenin güçlenmesi olarak görenler ve
bunu yeni ‘paradigma’ olarak adlandıranlar ciddi bir yanılgı içinde
olduklarını çok geçmeden, hem de çok acı bir şekilde görecekler.

ERDOĞAN SAVAŞTA ISRARLI

Ortada
yeni bir paradigma falan yok. Türk devleti ve onun hükümeti AKP, iflah
olmaz kirli savaşı bir kez daha deneme niyetindedir. Asker-sivil
ilişkilerinde değişen dengeler ve roller bu gerçeği değiştirmez.
Değiştirmiyor.

Çünkü Erdoğan, partisinin seçimlerde aldığı yüzde
50 oyu, CHP’nin kemiksiz, milliyetçi siyasetini, MHP’nin malum durumunu,
uluslararası koşulları ve Türkiye’ye sunulan dış desteği bu işi
‘kökünden bitirmek’ için tarihi fırsat olarak görüyor. Bunun için Fehmi
Koru gibi ‘aklı başında’ olduğu düşünülen bazı yazarlar, Türkiye’yi geri
dönüşü olmayan bir iç savaşa sürükleyecek Sri Lanka modelini
öneriyorlar olsa gerek.

Her zaman olduğu gibi, bugünde Türk
basını, ordudan, polisten önce silahları kuşanmış, potinini çekmiş
cepheye koşuyor. Savaş kışkırtıcılığı yapıyor. Açıktan Kürt düşmanlığını
körüklüyor. Yala üstüne yalan atılıyor.

TÜRK MEDYASI 90’LI YILLARA DÖNDÜ

Ayrıca
bugün iktidardan nemalanan medyanın yazdıkları, çizdikleri, attıkları
yalanlar da yeni değil. 90’lı yılların başındaki gazeteleri açın bakın,
hemen hemen aynı manşetlerle, aynı köşe yazılarıyla, aynı cümlelerle
karşılaşacaksınız. Sadece gazete ve TV kanallarının ismi ve künyeleri
değişmiştir.

Örneğin bugün ahlak ve vicdan sınırlarını aşarak
Kürt hareketini ırkçı diye niteleyen Cemaatin sözcüsü Hüseyin
Gülerce’nin ismini kazıyın, altında 90’lı yılların başında benzeri
yazılar yazan dönemin Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul
Özkök’u görürsünüz. Bugün Sözcü gazetesinde yazan Emin Çölaşan’ı
görürsünüz. Veya Gülerce’nin üstünü biraz daha kazırsanız ‘Kürtlerin
ırkçı olduğu’ tezinin patent sahibi ‘rahmetli’ Behiç Kılıç’ı görürsünüz.
Bu örnekleri daha fazla çoğaltmak mümkün. Ama bu kadarı yeter sanırım.

KOLTUKLAR SALLANIYOR

Bugün Türk basınında ‘kalıbın
adamı’ gazeteci bir elin parmakları kadar değil. Nerdeyse kimse kalmadı.
Birçok kelli-felli yazar, gazeteci iktidar karşısında havlu attı. Bugün
sallanan koltuk ve köşelerini korumanın derdi ve sıkıntısı onları
basmış durumda. Koltuktan düşmemenin en kestirme yolu da Kürtlere
hakaret etmek, iktidarın hoşuna gidecek manşetler atmak, haberler yapmak
ve köşe yazıları döşemektir. İşte ar damarı da tamda burada
patlamaktadır.

Kimisi ‘Emine Ayna’dan nefret edişinin
’deklarasyonunu’ yayınlayarak koltuğunu sağlama almaya çalışıyor, kimisi
Ece Temelkuran’ın ‘PKK yandaşı olduğunu’ yazarak, kimisi ‘Demokratik
Özerkliği izah edecek tek bir adamları yoktur’ deyip Kürtleri
aşağılayarak, kimisi ise tıpkı bu işlere asla kafası basmayan Taha Akyol
gibi sosyal bilimlere de müthiş(!) katkılar yaparak, örneğin ‘Stalinist
milliyetçilik’ kavramları gibi ‘ucube’ icatlar yaparak bu işi kotarmaya
çalışıyor.

Kürt basının karşı karşıya kaldığı devlet terör
artık olağan kabul ediliyor. Ancak Türk basınında Erdoğan diktatörlüğüne
boyun eğmeyenlerin akıbeti ise giderek dramatik bir hal alıyor.
Gazeteciler ya zindana atılıyor. Ya tek tek kovuluyor, yada etkisiz hale
getiriliyor. Yada Kırşehir’de olduğu gibi AKP’li bir belediye başkanı
için yolsuzluk haberi yaptığı için bir gazeteciye mahkeme 365 gün
gazetecilik mesleğini yasaklıyor. Veya en son Ferai Tinç örneğinde şahit
olduğumuz gibi gazeteciler, fikir insanları bezdirilerek istifaları
sağlanıyor, hatta aktif gazeteciliğe veda ediliyor.

SUSKUN TOPLUM İSTENİYOR

Çünkü
Erdoğan’ın ve ekibinin Kürtlere karşı başlattığı savaşın kazanılması
için suskun, itaatkar ve konuşmayan bir toplum ve kamuoyu lazım. Bunu
sağlamak içinde teksesli basına ihtiyaç duyuluyor. Basın hizaya
çekiliyor. Bu nedenle Erdoğan ipin ucunu kaçırarak basını ‘PKK
propagandası yapmakla’ itham ediyor. Gazetecilere parmak sallıyor,
onları açıktan ‘hangi gazetede çalışıyorsun’ diyerek işten atmakla
tehdit ediyor. Çok azda olsa da aykırı çıkan seslerin susturulmasını
istiyor.

Erdoğan’ın basını susturma ve hizaya getirme girişimi
de yeni değil. 90’lı yılların başında da PKK ile hiç alakası olmayan
gazeteciler-yazarlar, insan hakları savunucuları aynı şekilde suçlanmış,
hakların da Andıçlar hazırlanmış ve bertaraf edilmeye çalışılmıştı.

Hatırlardadır.
Akın Birdal saldırıya uğramış ve 8 kurşun yarası almış. Şans eseri
olarak ölümden dönmüştü. Gazeteciler ise işlerinde olmuş. Hatırladığımız
kadarıyla Cengiz Çandar bir dönem Türkiye dışına çıkmak zorunda
kalmıştı.

BU BASININ AR DAMARI HEP PATLAKTI

Geçen bunca
zamana, yaşan bu kadar acı deneye rağmen bu basın ve medya sınıfı zerre
kadar uslanmamış, iktidar ve rejim borazancılığında ar damarını hep
patlak tutmuştur. Her seferinde cinayetlerin ve zulmün ortağı olduğunu
‘yeni bir dönem başlayana’ kadar bilerek unutuvermiştir.

Ahmet
Kaya için ‘şerefsiz’ diye manşetleri atanlar, Ermeni gazeteci Hrant
Dink’in katledilmesi için çağrı yapanlar üç-beş yıl geçtikten sonra
‘itiraf etmeye’ başlamış, hatta utanmadan günah dahi çıkarmışlardır.

Şimdi
Ahmet Hakan adındaki bir ‘TV yıldızı’ geçmişte ‘ağabeylerinin’ tıpkı
Ahmet Kaya ve Hrant Dink’e yaptıkları çirkefliği, sorumsuzluğu ve daha
açık bir şekilde katile adres sunmayı Amed’te son seçimlerde 80 bin oy
almış Kürt politikacısı Emine Ayna için yapıyor. Resmen hedef
gösteriyor. Ayna için infazcıları, tetikçileri göreve çağırıyor. Tıpkı
Ahmet Kaya, Hrant Dink ve birçok insana yapıldığı gibi. Ne yazık ki
Ahmet Hakan adlı bu ‘sınıf atlamış’ parlak ‘TV yıldızı’ veya Jöleli
Erdoğan dalkavuğu televizyoncu tekil vakalar değil. Onlar bu işi
çoğunluk adına yapıyor, çoğunluk adına konuşuyorlar.

Çünkü
Kürtlerin ve diğer etnik ve inanç toplulukların kolektif hak talepleri
gündeme gelince bunların yüzü dökülüyor. Kendilerini gizlemek, yüzlerini
örtmek için çaldıkları o kimlikler dökülüyor. Dökülüyor dökülmesine
ama, arlanan ve uslanan olmuyor. Çünkü bu yüzsüzlük, neredeyse
Türkiye’nin tarihiyle eşit yaşta.

YALANLARLA GERÇEK KARARTILAMAZ

İletişim
teknolojisi sayesinde dünya küçüldü bir köye döndü, ama Türkiye hale
kendisini ‘dev aynasında’ görmeye devam ediyor. Yalanlarla, gerçeği
kararta bileceğine inanıyor. Çünkü böyle alışılmış, böyle öğretilmiş.
Gerçek yerine yalan atmak, gerçeği karartmak değer görmüş. Para etmiş.
Mevki ve güç sahibi yapmış.

Eşyanın adıyla çağrılmadığı tek ülke
Türkiye olsa gerek. Kavramlar, sıfatlar, adlar ve nitelemeler sanki bu
ülkede amuda kalkmış gibidir. Tarih bilinci konusunda dünya bir yana
Türkiye bir yana dır. İnsanlığın doğruları bara da yanlış olarak kabul
edilir.

Örneğin Türkiye’deki egemen anlayışa göre ortada bir
Ermeni soykırımı söz konusu değildir. Bu konu gündeme geldiği zaman
vicdan ve ahlak sahibi birkaç kişi hariç ileri sürülen teze bakılırsa
Ermeniler kendi kendilerini ortadan kaldırmışlardır. Bunu yaparken de
Türkleri öldürmüşlerdir.

Dünyanın hiçbir yerinde işgal hareketi
‘Barış Harekatı’ olarak adlandırılmaz. Ama yıllardır Türkiye’de yapılan
budur. Kürdistan’ı bir taraf bırakalım. 37 yıl önce Kıbrıs işgal edildi.
Bu işgal hareketi Türk kamuoyuna ‘barış hareketi’ olarak yutturuldu.
Erdoğan’ın Kıbrıs çıkarması da bu ‘barış hareketinin’ son halkası oldu.

Peki 19 Aralık 2000’de Türkiye cezaevlerinde yapılan katliama
ne demeli? Onunda adı ‘umut operasyonuydu.’ Düşün öyle bir ‘umut
operasyonu’ ki cezaevlerinde ölüm orucu ve açlık grevinde bulunan
savunmasız tutsaklar katledildi. Diri diri yakıldılar. İtiraf ise yıllar
sonra geldi. Açın o günkü gazetelere bakın, TV arşivlerini bir tarayın,
katliamın Türk basını tarafından ustalık gizlendiğini ve savunulduğunu
göreceksiniz. Hatta şunu söyleyenler oldu: ‘kendi kendilerini yaktılar.
İçerden silahla karşılık verdiler’ ve daha neler neler.

Kürtlere
karşı 29 Mart 2009 yerel seçimlerinden sonra başlatılan ve bugün rehin
sayısı dört bine ulaşan operasyonlarda yazılan-çizilenleri, söylenenleri
benzeri türdendi. Bir kısmına göre ‘Kürtler Kürtlerden kurtarılıyordu’,
bir kısmına göre Kürt hareketi içindeki ‘şahinler bertaraf ediliyordu’,
ipin ucunu kaçıran bir kısmın yazar-çizer takımına göre de zaten bu
işin bu noktaya gelmesini Kürt hareketi istiyordu ve planlamasını buna
göre yapmıştı! DTP kapatıldığı zamanda cemaat basını ‘istedikleri
olmuştu’ manşetini atmıştı.

Buna benzer onlarca değil yüzlerce
hatta binlerce örnek sıralıya biliriz. Şimdide aynı eski yöntemler,
yalanlar pazara tekrardan sürülüyor. İflas etmiş tüccarlar gibi eski
veresiye defteri tekrardan, tekrardan karıştırılarak oralardan bir
şeyler çıkarılmaya çalışılıyor.

Yok efendim, Kürtler ırkçıymış,
yok efendim Kandil-İmralı arasında görüş ayrılığı varmış, yok efendim
Demokratik özerklik konusunda DTK’de, BDP’de çatlaklık varmış, yok
efendim şu ‘şahin, şu ‘güvercinmiş’, yok efendim ‘şunun gözünün üstünde
kaşı’ varışmış türünden en bayağı yalanlar eskimiş özel savaş
propagandaları tekrar, tekrar pazara sürülüyor.

Doğrusu millete
kına geldi. Ayıptır artık. İnsan biraz yaratıcı olur. Yalan atacaksanız,
bari biraz kitabına uydurun. Aldığınız parayı, içtiğiniz şerbeti bariz
hak edin.

Ha şu Kürtlerin ‘ırkçı olduğu’ savı ise zaten yeni
değil. Ama burada Kürtlerin kendilerini bu adamlara ispatlama diye bir
dertleri olamaz. Olmamalıdır. Çünkü bu saldırıya uğramış mağdurun
kendini katile karşı ispatlaması gibi saçma bir şeydir de ondan.

Kürtleri
ırkçı diye niteleyenler, zahmet edip şu son birkaç yüzyılda
Balkanlardan, Arap yarım adasına, Lazistan’dan, Kürdistan’a, Anadolu’dan
Mezopotamya’ya kadar atalarının ne yaptığına ve şuanda yapılanlara bir
baksalar iyi olur. Ha bu kadar zahmete katlanamıyoruz diyorlarsa eğer
‘dokundukları zaman ibadet etik’ diye taptıkları liderleri Erdoğan’ın
‘tek, tek’ sözlerini hatırlarsınlar. Oda yetmiyorsa ‘istemeyen çeker
gider’ sözlerinin nasıl bir ırkçı hezeyan olduğunu önce kendilerine
sonrada bize anlatsınlar. 

Cahit Mervan

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: