Güncel Gerçek

Öcalan: Benim Yapacaklarım Bitti


PKK lideri Abdullah Öcalan, Devlet ve Kandil’e seslenerek, “Benim
yapacaklarım bitti. Bundan sonra benim rolümü sürdürmem için sağlık,
güvenlik ve özgür hareket alanının sağlanması gerekiyor. Artık bunlar
olmadan hiçbir şey yapmıyorum” dedi. Öcalan “Öcalan İran operasyonunun
da “bölgesel boyutta bir saldırı” olduğunu söyleyerek, “İran Kürt
özgürlük damarını kökten bitirmek istiyor, çok tehlikelidir” diye
belirtti.

PKK lideri Abdullah Öcalan, 27 Temmuz Çarşamba günü yaptığı görüşmesinde çok önemli açıklamalarda bulundu.

Öcalan,
sağlığına ilişkin şunları belirtti: “Sağlığımı soranlara şunu
söyleyebilirim, sorunlarla boğuşuyorum, nasıl boğuştuğumu sorabilirler.
Önemli olan bizim bu boğuşmadan nasıl bir sonuçla çıkacağımızdır.”

İRAN OPERASYONU ALÇAKÇA BİR SALDIRIDIR

İran
ordusunun 16 Temmuz’dan beri sınır hattı boyunca yürüttüğü
operasyonları değerlendiren Öcalan şöyle dedi: “Tahmin ediyorum Türkiye
de İran’ın Kandil’e yönelik 16 Temmuz’dan beri süren operasyon işinin
içindedir. İran’ın saldırısı alçakça bir saldırıdır. Bu iğrenç bir
saldırıdır. Bu iğrenç saldırıyı da İran şimdilik üstlenmiş durumdadır.
Bu saldırı sadece Kandil’e dönük bir saldırı değil, dört parçadaki
Kürtlerin özgürlük damarını kesmek istiyor, bitirmek istiyor bu
saldırıyla. Gerilla kendisini korumasını bilir, savaşır.

İRAN’IN ŞU ANKİ DURUMU SADDAM’IN DURUMUNA BENZİYOR

İran’ın
şu anki durumu Saddam’ın durumuna benziyor. İran Kürt özgürlük damarını
kökten bitirmek istiyor, çok tehlikelidir. Bu bölgesel boyuta sahip bir
saldırıdır. Türkiye İran’ı sahaya sürüyor ama İran tehlikenin farkında
da değil. İran tehlikeli oynuyor, Türkiye’de bunu anlayacak kimse yok.
Hükümet, zaten onun derdi başka, gündemi başka, gününü kurtarma peşinde.
İran burada durmayacaktır, Kürtlerden sonra Türkiye’yi de baskısı
altına almaya çalışacaktır. Çünkü İran bölgede İsrail’e kadar
hegemonyasını kurma peşindedir. Türkiye bunu anlamıyor, tehlikeli
oynuyor. ABD’nin politikaları da doğru değil, ABD objektif olarak İran’a
yardım ediyor, İran ile aynı tarafa düşüyor!

SİVİLLER GEREKİRSE ORADAN ÇIKARILMALI

Kandil’deki
siviller de korunmalı, ailelerin güvenliği sağlanmalı. Orada sivillerin
zarar görmemesi sağlanmalıdır. Siviller gerekirse oradan çıkarılır.
Uluslararası kuruluşlar da dikkatlerini İran’a yöneltmeli, bu konuda
çalışmalar yapılması gerekir. Güneyli güçler de bu duruma sessiz
kalmamalıdır.

TÜRKİYE İRAN ÜZERİNDEN KÜRTLERİ HALLETMEYE ÇALIŞIYOR

Türkiye
İran üzerinden Kürtleri halletmeye çalışıyor. Bölgesel bir plan bu.
Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldırmak istiyorlar. İran bu saldırıyla
ABD ve İsrail’e de yakınlaşma, işbirliği mesajı veriyor. Yine
Ahmedinejat, mollalar, Amerika ve İsrail’e karşı Türkiye’ye de mesaj
veriyor, yanına çekmeye çalışıyor.”

HER İKİ TARAF DA BENİ İDARE EDİYOR

Öcalan,
içinde bulunduğu koşullarda pratik önderlik yapamayacağını belirtirken
şöyle devam etti: “Ben burada pratik önderlik yapamayacağımı, bu
şartlarda bunu sürdüremeyeceğimi söylemiştim. Her iki taraf da bana bir
şeyler söylüyorlar. Devletin-AKP’nin zaten ne yaptığı ortada. Her iki
taraf da beni idare ediyor. Aslında bu bir şantajdır. Kandil beni
taşeron olarak kullanıyor. Devlet de heyeti taşeron olarak kullanıyor.
Her iki taraf da beni taşeron olarak kullanıyorlar.

BENİM YAPACAKLARIM BİTTİ

Her
iki tarafın beni taşeron olarak kullanmasına son veriyorum. Bugün
itibariyle buna son veriyorum. Benim yapacaklarım bitti. Bundan sonra
benim rolümü sürdürmem için sağlık, güvenlik ve özgür hareket alanının
sağlanması gerekiyor. Artık bunlar olmadan hiçbir şey yapmıyorum. Bu
şekildeki pozisyonum devlete de, Kürtlere de zarar veriyor. Bazıları da
“Öcalan bu şartlarda orada yönetemez, yapamaz, içeriden pratik önderlik
yapılamaz.” diyordu. Doğru söylüyorlar. Bu koşullarda barış görüşmesi
yapılamaz.


BENİM DURUMUM MANDELA’YA BENZİYOR

Benim
durumum Güney Afrika’daki Mandela’ya benziyor. Durumum onunki gibidir.
Desmond Tutu, Mandela’ya, “özgür olmadan bu işe girişmeyin,
tehlikelidir” diyordu. Doğru söylüyordu. Ama sonra Mandela’nın önünü
açtılar. Ben de özgür olmadan, özgür hareket etmeden bu barış işine
girişmem, kalkışmam. Bundan sonra doğru değil. Biliniyor, Güney
Afrika’da Mandela’ya gerekli koşulları sağladılar, o da rolünü oynadı.


DE CLERK ROLÜNÜ OYNAYACAK KİMSE YOK

Türkiye’de
De Clerk rolünü oynayacak kimse de yok. Bırakın De Clerk’i, Erdoğan şu
anda Çiller rolüne soyunmuş. Operasyon üzerine operasyon yapıyor. Heyet
de üzerine düşeni yapmadı. KCK de üzerine düşeni yapmadı. Bu şekilde yol
da alamıyoruz. Ayrıca zarar da veriyor. “Devletin ali menfaatleri”
deniliyor ya, devlete de zarar veriyor. Kürtlere de zarar veriyor. Bu
şekilde bu koşullarda daha fazla sürdürmem Kürtlerin yararına değil.


HER İKİ TARAFIN DA İŞLERİNİ KOLAYLAŞTIRDIM

Ben
her iki tarafın da işlerini kolaylaştırdım, onlara öneriler sundum,
onlara çözüm yolunu gösterdim, protokoller sundum, işlerini
kolaylaştırıcı adımlar attım. Daha ne yapayım? Daha fazlasını ayda yılda
bir burada bir saat konuşarak mı yapacağım! Daha ne yapayım? Ama her
iki tarafın da tavırları başka. Beni de burada taşeron gibi
kullanıyorlar. Her iki taraf da beni idare ediyor. Ben idare edilecek
birisi değilim. Bunu böyle bilsinler. Ben Kürtlerin onuruyla oynanmasına
izin vermem, buna hiçbir şekilde müsaade etmeyeceğim.

KÜRT SİYASETÇİLERE VE TÜRK YETKİLİLERE…

Kürt
siyasetçileri şunu bilmeli. İkide bir “biz halkı tutamıyoruz, biz
kitleyi zor durduruyoruz, kitle patlama noktasındadır. Sorun çözülmezse
devrimci halk savaşını başlatırız, savaşa da barışa da hazırız”
diyorlar. Seni tutan mı var, yapar mısın yapmaz mısın sen bilirsin. Ama
bu şekilde daha fazla benim üzerime yıkma. Türkiye de, ikide bir
“bitireceğiz, şöyle bitireceğiz” diyor. Sen de bitireceksen bitir.

HÜKÜMETE: BİTİRECEKSEN BİTİR, NE DURUYORSUN?

Hükümet,
bitirmek için ne yapıyorsa yapsın; özel timleri, polisi devreye
sokuyormuş, bilmem dört kuvveti bir kuvvete bağlıyormuş, üçüncü kuvvet
yaratıyormuş, ne yapıyorsanız yapın. İşte dün başbakanlıkta yine zirve
yapmışlar. Ne karar aldıklarını bilmiyorum. Ama bu şekilde ben yokum.
İşte “Sri Lanka gibi olacak” diyorlar. Üç yüz uçağı kaldırıp Kandil’i
bombalayıp bitireceklerini söylüyorlar, yapacaksan ne duruyorsun! Örgüt
de hazırsa Sri Lanka olmadığını ispatlar o halde.

AKP SAVAŞ İSTİYOR, ÇÖZÜM İSTEMİYOR

Ben
taşeronluk yapmayacağım. Heyete de söyledim, Erdoğan’a da çağrı yaptım.
Gerillayı güvenli bir alana çekeceğim demiştim. Ama buna dahi imkan
tanımadılar. Öcalan “ben silahlı güçleri güvenli bir yere çekeceğim”
diyorum. Buna dahi cevap vermiyorlar. Ben daha ne yapayım. AKP savaş
istiyor, çözüm istemiyor. Bu şekilde, Başbakanın o çokça değer verdiği
anaların gözyaşları böyle dinmez. Anaların gözyaşını dindirmek için
silahlı güçleri güvenli bir yere çekeyim diyorum, buna bile cevap
vermiyorlar. Tersine her gün operasyonlar var, çatışmalar yaşanıyor,
asker, gerilla ölüyor. Kanın aktığı yerde barış nasıl gelişir? Hükümete
açık mektubumdur. Eğer gözyaşının dinmesini istiyorsanız, gerillayı
güvenli bir yere çekmemin yolunu açın. Böyle yaparsanız bir hafta içinde
çözeriz.

SAVAŞ GÜMBÜR GÜMBÜR GELİYOR

Savaşın gümbür
gümbür geldiğini bunu durduracak tek kişinin ben olduğumu söyleyenlere
diyorum: Ben burada ayda yılda bir yaptığım bir iki saatlik görüşmeyle
mi bunu başaracağım. Yapabiliyorsa bu koşullarda gelip kendileri yapsın.
Bu koşullarda kim bir şey yapabilir. Öcalan’ın rolünü oynaması için
Hükümetin adım atması lazım, irade göstermesi lazım. Onlar da üzerine
düşeni yapmalılar. Hem bu koşullarda hem de tek taraflı nasıl olacak?
Liberal aydınlara sesleniyorum, böyle şey olur mu? Herşeyi bana
yüklüyorlar. Herşeyi benden bekliyorlar. Bu koşullarda ne yapabilirim?
Elimde çözmek için sihirli bir değnek yok ki? Bir hayvanı dürtmek için
bile elinizde bir değnek olmalıdır. Benim şu anki durumum, susuz bir
havuzda yüzmeye benziyor. Havuzun içinde su yok ama bana yüz diyorlar,
sürekli yüz diyorlar. Nasıl yüzeyim bu şekilde, böyle şey olur mu? Ben
bu şartlarda daha fazla ne yapabilirim ki! Bu neden görülmüyor? Ama
başka sorumluluk alan da yok. Benden susuz havuzda yüzmemi istiyorlar.
Hatta benden havada yüzmemi bekliyorlar.

30 YILDIR HERKES TÜM YÜKÜ OMZUMA ATMIŞ

30
yıldır herkes tüm yükü omzuma atmış. 30 yıl dışarıda 13 yıldır da
burada sırtımda taşıyorum. Benim bu önderlik tarzıma alışmışlar. Benden,
benim bu önderlik tarzımdan sürekli yardım almaya alışmışlar. Beni
sürekli çalıştırıyorlar. Ama artık kendilerine daha fazla yardımcı
olamam. Böyle anlayışı kabul etmiyorum. Bu şekildeki gerillacılığı kabul
etmiyorum. Savaşırlar mı savaşmazlar mı, güçleri var mı yok mu ne
yaparlar bilemem. Ama ben bunu bu şekilde daha fazla da devam ettiremem.
Gerilla da süreci iyi anlamalıdır, gerekirse kimseyi dinlememeli,
değerlerimize bağlı olmalı, ona göre süreci sahiplenmelidir.
Siyasetçiler de doğru dürüst karar vermeli ve kararlarını da
uygulamalıdır.

BUNDAN SONRA BU KOŞULLARDA BEN YOKUM

Ben
heyete de bu şartlarda daha fazla sürdüremeyeceğimi anlatmıştım. Heyetle
herhalde bir kez daha görüşürüm. Bu kararımı onlara da anlatacağım.
Bundan sonra her iki taraf anlaşabilirlerse anlaşsınlar. Bundan sonra bu
koşullarda ben yokum. Kendi aralarında anlaşıyorlarsa anlaşırlar,
savaşıyorlarsa savaşırlar, ben karışmıyorum.

ROL ALMAMI İSTERLSERSE ÜÇ ŞARTIM VAR

Benim
rol almamı isterlerse üç şartım var; sağlık, güvenlik ve özgür hareket
etme. Bu üç şartı sağlayabiliyorlarsa ben devam ederim. İki taraf da
rolüm konusunda anlaşırlarsa, sağlık, güvenlik, özgür hareket alanı
yaratırlarsa, rolümü oynarım. Bu şartları sağlayamıyorlarsa ben daha
fazla devam etmeyeceğim.

BİR TEK ANANIN DAHİ GÖZYAŞI DÖKMESİNİ İSTEMİYORUM

Ben
bir tek ananın dahi gözyaşının dökülmesini istemiyorum. Bir ananın
gözyaşının dökülmesi bana acı veriyor. Türkiye kamuoyunun şunu bilmesini
istiyorum. Ben Başbakan’a “çözüm için gerillaları bir yerde
toplayalım”, “sorunu hemen bir haftada çözelim” demiştim. Ama
Başbakan’dan ses yok. Başbakan’ı itham ediyorum. Barış istemiyor, her
türlü kolaylığı sağlamamıza rağmen barışa yanaşmıyor. Daha ne
yapabilirim?

KÜRT AYDINLARA ELEŞTİRİ

Tarih, Kürt tarihi
inceleniyor ama bugün derinlemesine ele alınmıyor. Celadet Ali
Bedirhan, meseleyi iyi biliyordu, iyi anlamıştı, iyi araştırmıştı.
Mustafa Kemal’e mektup da yazmıştı. Ama elinden bir şey gelmiyordu. O
dönem cılız kaldı. Fazla bir şey yapamadı. Ama ben bu şartlarda herşeye
rağmen dünya kadar şey yaptım. Bu görülmüyor mu? Bir şeyler yazan, bir
şeyler anlatan yazar arkadaşlar var ama onlar da derinliğine
anlayamıyor, yetersiz kalıyor. Birbirlerine benziyorlar. Tencere
yuvarlanmış kapağını bulmuş.

Bazı Kürt aydını geçinenler de hala
sırtımdan geçiniyorlar, hala beni kullanarak varlar. Bazıları burada
iken herşeylerini biz karşılıyorduk. Her türlü imkanı sağlıyorduk.
Bunlar Avrupa’da da bizim sırtımızdan geçindiler. Şimdi de 13 yıldır
benim sırtımdan yaşatıyorlar kendilerini. Hiç irşey yapmıyorlar ama yine
de bana saldırıyorlar. Şu anda bile sırtımdan geçiniyorlar. Bu sayede
Türkiye’ye dönüyorlar ve hala bana saldırıyorlar!”

BU SÜRECİ EN İYİ EVRİM DEMİR ANLADI

Öcalan
değerlendirmelerini 14 Temmuz’da bedenini ateşe veren 18 yaşındaki Kürt
kızı Evrim Demir’e adadığını söyledi: “Değerlendirmelerimi Evrim Demir
anısına yapıyorum, ona adıyorum. Bu süreci en iyi anlayan Evrim
Demir’dir. İşte genç bir kız, 18 yaşında ama herşeyi, bu süreci,
olup-bitenleri en iyi o kavramış. Ve kavradığı gibi kararını vermiş,
eylemini yapmış. Daha fazla söze de gerek yok. Evrim süreci anlamıştı
ama KCK, PKK, BDP, DTK bunlar anlamış değil. Bu sürecin gerçek anlayanı
ve öncüsü Evrim Demir’dir. Mustafa Malçok da aynı şekilde. Her ikisi de
çok genç, saygı duyulacak öncülerimizdir. Bize bu süreçte öncülük edecek
en iyi kişilerdir. Ama bu şekilde kendilerini feda etmeleri yerine
kendilerini özgürce ifade edebilecekleri yaşam olanaklarını
oluşturmalarını tercih ediyor, öneriyorum. Her ikisini de saygıyla
anıyorum.”


SAVUNMALARIMDA DİYALEKTİĞE YENİ BİR YORUM KATTIM

Savunmalarına
ilişkin bazı sorular aldığını ifade eden Öcalan şunları söyledi:
“Savunmalarıma ilişkin bazı sorular alıyorum. Bu sorulara şartlarımdan
dolayı çok kısa yanıtlıyorum. Savunmalarımda epistemolojik açıdan
yenilikler var. Karşılıklı besleyici diyalektiğe dayalı paradigma ile
sınıf çatışması teorisinin pek anlaşılmadığı belirtiliyor ve sınıfların
birbirini beslemesinin mümkün olup-olmadığı soruluyor. Savunmalarımda
diyalektiğe yeni bir yorum kattım. Aslında sınıfsal açıdan Marks olaya
kendi koşulları üzerinden yaklaştı. Bu nedenle kaba ve katı bir
diyalektik yorum geliştirdi. Antagonizma tartışmaları önemlidir. Ama
Marks’ın anladığı anlamıyla antagonizma doğru değildir. Bizim bakış
açımıza göre doğada hiçbir şey tamamen yok olmaz. Birbirini besleme daha
önemlidir. Yıkıcılık doğru değildir. Birbirini tamamen yok etmek doğru
değildir. Zaten biliyorsunuz doğada mutlak yokluk yoktur, mutlak
kesinlik de yoktur. İki ucun yok etme temelinde birbiriyle mücadelesi
doğru değildir.

MUTLAK KARŞITLIK DOĞRU DEĞİL

Bununla
birlikte bu mücadele yaratıcıdır ve özgürleştiricidir. Ama doğada esas
olan, % 99 karşılıklı beslemedir. Çatışma ise yüzde birdir. Bu açıdan
Marks’ı eleştirmek lazım. Onda herşey siyah beyazdır. Ama örneğin
doğadaki renkleri düşünelim. Ak ile siyah renklerini örnek verelim.
Siyah bir renk değildir, beyaz da bir renk değildir, bunlar birbirlerini
soluma ile var olurlar. Bunların dışında bir sürü renk vardır.
Dolayısıyla mutlak karşıtlık doğru değildir. Siyaseten sınıfsal açıdan
da mutlak karşıtlık doğru değildir. Savunmalarımda genişçe yer verdim.
Bu proletarya diktatörlüğüne götürür. Oysa biz demokratik moderniteyi
savunuyoruz.

Diğer bir soru çalışmalarımda iktisadi alan
vurgusunun biraz geri planda kaldığı, kullandığım sosyal piyasa
kavramının Keynes ve ardıllarınca ortaya atıldığı ve yıpranmış bir
kavram olduğu yönündeydi. Bunun yerine yeni bir kavram düşünülüp
düşünülemeyeceği soruluyor. Savunmalarımda iktisadi alan da işlenmiştir.
İktisadi anlamda Braudel’den aldığım kavramları işledim. Braudel de
kapitalizmi eleştiriyor. Tekel karşıtlığını o da ele alıyor. İktisadi
alan Braudel incelemesiyle daha da zenginleştirilebilir. Kullandığım
“Sosyal Piyasa” kavramı da Braudel’e aittir. Kendimce geliştirdim ve
zenginleştirdim. Kapitalizmin piyasa ekonomisine ve sömürüsüne karşı
emekçiden yana bir kavramdır bu. Dünya Bankası çevresi bu kavramı
kullanmış olabilirler ama benim dediğimin bunlarla ilgisi yok. Sahte
liberaller bu kavrama ayrı bir anlam yüklüyorlar, bu liberal
sahtekarlıktır. Bu kavramı maske olarak kullanıyorlar. Bu sosyal piyasa
kavramı benim savunmamın özgün yanlarından biridir. Piyasa sosyalizmde
de var, olmalıdır. Herkes ürettiği en kaliteli malları piyasaya sürer
fakat bu kar amaçlı bir piyasa değildir. Bu, toplumun yararına olan bir
piyasadır. Kaliteli kültürel değerlerin topluma sunulmasıdır. Oysa
kapitalizm piyasanın inkarıdır. Bu anlamda kapitalizmi de yeniden
tanımladım.

POLİTİKA TAMAMEN ANTİ-DEVLETTİR

Üçüncü bir
soru; savunmalarda toplumu yeniden inşa etme bağlamında politika
kurumuna özel vurgu yaptığım, buna göre politika özgürleştirir dediğim
belirtilerek, politikanın nasıl özgürleştireceği soruluyor.

Evet,
politikanın özgürleştirdiğini savunuyorum. Bu, savunmamın en özgün
tezlerinden biridir. Bunun kaynağı da Hannah Arendt’e aittir. Arendt’i
tamamen incelemiş değilim ancak bunu çok iyi işliyor, özgün yanları var.
Politikanın özgürleştirici olduğuna inanıyorum.

Marks diyor ki
bilinç-sınıf özgürleştirir. Hegel de akıl-devlet özgürleştirir diyor.
Ben ise politika özgürleştirir diyorum. Bundan ne kastettiğim soruluyor.
Evet, politika tamamen anti-devlettir. Bu konuyu uzunca
değerlendirebilirim ancak şartlardan dolayı en kısa ve öz ifade
ediyorum. Esasında devlet politikanın inkarıdır. Bu yüzden politika
özgürleştirir. Marks’ın dediği gibi sınıfın özgürleştirmediği, bu yönlü
sosyalizm denemelerinden anlaşıldı. Hegel, devlet özgürleştiririr
diyordu ama Hitler faşizminden de anlaşıldığı gibi o da
özgürleştirmiyor, aksine yıkıcıdır. Bu tür durumlarda devlet herşeydir
vatandaş hiçtir, bir noktadır. Noktalaşmaya karşı durmak gerekir. Çünkü
nokta hiçtir. Devlet ne kadar güçlü var olursa vatandaşlık o kadar az
olur. Devlet ne kadar küçülürse vatandaşlık da o kadar büyük olur.
Devlet zaten özünde anti-özgürlüktür hem de anti politikadır. Devletli
sistemlerde vatandaş nokta kadardır, yani sıfırdır, hiçbir şeydir. Bu
nedenle özgürleşmek için devlete karşı politikayı savunmak önemlidir.
Politika yapmak özgürlüktür.

Bu tez, savunmalarımın en özgün
tezlerinden biridir. Ben Marks ve Hegel’den farklı olarak toplumun
inşasının temeline özgürlüğü koyuyorum. Hatta bu nedenle politika
eşittir özgürlüktür. Bunların hepsi savunmalarımda mevcuttur ama
yeterince okunduğunu, dikkate alındığını, uygulandığını sanmıyorum.

Bu
çabalarımı Lenin’in çabalarıyla karşılaştıranlar da oluyor. O da
eleştiriyordu, yeni bir sistem öneriyordu ve pratize etmeye çalışıyordu.
Lenin de teori geliştirmiştir, pratiğe de dökmüştür, o imkanları
olmuştur. Ama işte benim burada böyle bir imkanım yok. Ancak bunu kimse
anlamıyor.

BİZİM DEMOKRATİK MODERNİTE TEORİMİZ VAR

Bir
diğer soru “iktidar birikimi” kavramına ilişkindir. Sermaye birikimine
çok atıf yapılmıştır ama “iktidar birikiminin” ilk kez kullanıldığı
söyleniyor. Sermaye birikimi savunmam açısından önemli bir kavram. Fakat
en az onun kadar önemli olan diğer kavram da iktidar birikimidir.
Bunlar birbirlerinden bağımsız olan şeyler değil. Sermaye birikimi
oldukça iktidar birikimi de kaçınılmaz oluyor. Braudel de Marks da
sermaye birikimine değinmiştir fakat ikisi de bir sonraki hamleyi,
iktidar birikimini görememiştir. Sermaye birikimiyle bağlantılı iktidar
birikimini görememiştir. İşte Hitler’i gördük. Hitler, iktidar
birikiminin zirvesiydi. Bunları siyasete iyi uyarlamak gerekir.

Bunlar
moderniteyle bağlantısı olan şeyler. Bizim demokratik modernite
teorimiz var. Kapitalist moderniteye karşı demokratik moderniteyi
savunuyoruz. Kapitalizmin yıkıcılığına ve emekçilerin sorunlarına karşı
bu model önemlidir. Kapitalist modernitenin endüstriyalizmine karşı biz
ekolojik üretim toplumunu savunuyoruz. Ulus-devlete ya da devletin
ulusuna karşı demokratik ulus blokunu, demokratik toplumu savunuyoruz.
Demokratik ulus, küçük birimler olarak varlığını koruyacak. Mesela
Türkiye için Türkiye Demokratik Ulus birimleri kavramını kullanabiliriz.
Herkes kendi dil, renk ve özgünlüğüyle buna katılacak. Mesela bir halka
düşünülebilir, fakat bu halkanın ucu kapalı değil, uçları birbirine
değmiyor. Ucu açık bir halkadır. Ucu kapalılık, nokta haline gelmedir.
Nokta haline gelinmemelidir. Yani her halkanın uçları kapanmayacak,
diğer halkalara açık olacak. Kesişme noktaları olacak. Birbirlerine
etkilenmeler, birbirlerine verip almalar olacak, buna açık olacak. Bir
halka Kürt, bir halka Türk, bir halka Arap, bir halka Acem vs hepsi iç
içe geçiyor, kesişme noktaları oluyor, ortak değerleri, ortak kültürleri
oluyor. Bunlar demokratik ulus birimleridir. Bu şekilde özyönetim
güçleriyle kendilerini ortaya koyarlar. Bunlar Dipnot vb. çeşitli
dergilerde tartışılabilinir.

Bunlar savunmamın temelini
oluşturuyor. Ertuğrul Kürkçü onlar da bunun üzerinde durabilirler.
Türkiye’de kapitalizm nasıl bu kadar emekleri sömürdü, doğayı sömürdü,
her şeyi yok etmeye başladı, nasıl bu hale gelindi? Buna karşı hala
neden mücadele verilemiyor, neden örgütlenme yapılamıyor? Blok
çalışmaları bu temelde hızlandırılabilir. İşte görülüyor 70 yıldır sol
bir araya gelemedi. Onu da bana yüklediler. Savunmalarımdan
yararlanılırsa yüzde yirmilerde oy alınır, patlama olur.”

DERSİM’İ YÖNLENDİREN BİR GLADİO VAR

Öcalan
son olarak şunları söyledi: “Dersim ve Bingöl üzerine bir şeyler
söylemek istiyorum. Buralar seçimlerde beklenenin elde edilemediği
yerler. Bu durumun değerlendirilmemesi, üzerine gidilmemesini esefle
karşılıyorum. Dersim’i idare eden, Dersim’i yönlendiren bir Gladio var.
Aynı şekilde Bingöl’e yerleşen Bingöl’ü de idare eden bir Gladio var.
Ama her iki yerdeki Gladio da aynı merkezden yürütülüyor. O Kamer Genç
gibiler “biz Alevi Türküz, Kürt değiliz” diyorlar. Bunlar Gladio
elemanları, çocuklarını da Amerika’da okutuyorlar. Kamer Genç 1980
darbesinin adamıdır. Hatta Kamer Genç örtülü ödenekten beslenmektedir.
Her türlü şeyi yapmasına rağmen buna ses çıkarılmıyor, neden? Çünkü
Dersim’in bir kısmını bu şekilde tutuyor, Gladioya bağlı kılıyor.
Bingöldekiler de “biz Kürt değiliz, Şafi Zazayız” diyorlar. Dersim’de
Alevi-Zazacılığı bize karşı geliştiriyorlar. Yine Bingöl’de
Şafi-Zazacılığı geliştiriyorlar. Bu ikisinin de kaynağı Gladiodur.
Bunlar iyi çözümlenmelidir, üzerinde önemle durulmalıdır. Aslında ikisi
de aynıdır. İkisi de Kürtlüğü bitirmeye dönük özel savaş
uygulamalarıdır. Bunların tedbirleri alınmalıdır. Her ikisini de
yöneten, idare eden aynı merkez, aynı Gladio, aynı zihniyettir. Bu durum
iyi çözülmelidir. Bu durum iyi çözülmediği sürece orada yol
katedilemez, bu görülmelidir.

Bazı dergilerde yayınlanan
makaleler üzerine “Apo’dan özgürlük filozofu yaratıyorlar” şeklinde
eleştiriler yapanlar olmuş. Ne filozofu! Bu tür şeylere ihtiyaç
duymuyorum.

Bazı cezaevlerinin boşaltılarak tutsakların başka
yerlere nakledildiğine dair haberler basında çıktı. Yeni bir KCK
operasyonunun yapılabileceği belirtiliyor. Eskisinden çok daha kapsamlı,
çok daha büyük operasyonlar yapabilirler. Daha kapsamlı askeri
operasyonlar da yapabilirler. Bu durum da herşeyi daha içinden çıkılmaz
hale getirecektir.

Dipnot dergisini de takip ediyorum, başarılı
buluyorum, çalışmalarında başarılar diliyorum. Tüm halkımıza en derin
sevgi ve selamlarımı iletiyorum.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: