Güncel Gerçek

Uygar Toplum Aşamaları ve Direniş Sorunları – 4



Roma ve Sasani çöküşünden sonra, maddi ve ideolojik kültürdeki gelişme ve dönüşümleri tekrar yorumlamakta yarar vardır.

Roma ve Sasani çöküşünden sonra, maddi ve ideolojik kültürdeki gelişme ve dönüşümleri tekrar yorumlamakta yarar vardır. Dört
bin yıllık kölelik sisteminin insanlığın vicdanı, yani ahlakı üzerinde
derin tahribatlarla birlikte büyük boşluklar açtığı, son düzenlemesini
Roma’nın yaptığı hukuki düzenlemelerin bu boşluğu dolduramadığı zaten
çöküşünden bellidir. İnanç dünyasında da büyük boşluk doğduğu açıktır.
Dört bin yıldır yine inandırılmak istenen tanrıların hiç de sandıkları
gibi olmadıkları açığa çıkmıştı. Putçuluk eski kutsallığını yitirmişti.
İddia edilir ki, en iyi Jüpiter heykellerinin bile para etmedikleri bir
zamana gelinmişti. Dev maddi yapılar geriye yıkılmış bir insanlık
bırakmıştı.


Sürekli savaşlar barışı bir ütopya haline
getirmişti. Dönemin tam bir kriz ve kaos hali olduğu söylenebilir. Eski
kural ve yaşam biçimleri değerlerini yitirirken, yenileri pek yoktu.
Herkes bir kurtuluş mesajını bekler hale gelmişti. Ortam cennet ve
cehennem kavramlarını hissettirir nitelikteydi. Merkezde işsiz kalan,
bırakılmış olan köle yığınlarıyla çevredeki göçebe kavimlerin
hareketleri yoğunlaşmıştı. Tarihi kurtuluşçu mesajın iyi yankı bulacağı
ideal bir ortama gelinmişti. Büyük hareketlerin çıkmasının şafak
vaktiydi. Bu koşullar altında acil ihtiyaç, günümüz üslubuyla yeni
ütopya ve programlardı. Büyük hareketler büyük ütopya ve programların
sonucu olabilir. Daha önceki tüm uygarlık tarihi boyunca kurtuluş
ütopyaları ve programlarına ihtiyaç duyuluyordu. Zaten içte ve dışta
yaşadıkları hareketlerin her zaman bir ütopya ve pratik kurtuluş
reçeteleri vardı. Fakat sistem olarak köleciliğin yapısal ve işlevsel
krizi bu sefer çok derindi. Yeni kölecilik sistemleriyle yürütülecek
konumdan, koşullardan çıkılmıştı.


Böylesi koşullar altında insanlık vicdanıyla
birlikte zihniyeti büyük susamışlık içindedir. Sistemi ayakta tutan son
maddi yapılar da sürdürülemez bir konuma gelince, dünya dinleri (bütün
insanlık vicdan ve zihnine hitap eden kurtuluş mesajları) için koşullar
tamamlanmış demektir. İçine girilecek çağ yeni bir kölelik olmayacaksa,
nasıl birşey olacak sorusu epey merak uyandırıcıdır.
Feodal toplum üzerine çok şey söylenmiştir. Eski
kölecilik sisteminin sonrasında geldiği söyleniyor. Ama dayandığı
beyliklerin aynı tipte olanları M.Ö. 4000’lere kadar götürülebilir.
Şatoları içinse rahatlıkla M.Ö. 2000 yıllarında daha sağlamlarının
kurulduğu hatırlatılabilir. Çoğunun etrafındaki köylülük ve hizmetçiler
grubu eskiden de her yerde oluşmuştu. İmparatorlukların dağılma
durumlarında ya da bir etnisite topluluğu içindeki hiyerarşilerden biri
rahatlıkla beyliğini kurabilirdi. Roma ve Sasanilerden sonra kurulan
küçük yapılı devletçiklerin eski dönemlerindekinden pek farkı yoktu.
İmparatorluklar bunların azı veya çoğunun birliğinden, federasyon veya
konfederasyonlarından başka bir şey değildi. Köyler ve zihniyetleri en
azından neolitiğin kurumlaştığı M.Ö. 6000 yıllarındakinden pek farklı
değildi. Kadın-erkek ilişkilerinde değişen bir şey yoktu. Serf ve senyör
ilişkileri en eski dönemlerinden beri bey ve bendelerinin
ilişkilerinden farklı değildi. Mülkiyet aynı mülkiyetti. Üretim
araçlarında devrimsel bir durum yoktu. 

Yönetimlerin yapısı ve
tanrılarından bolca bahsettik. O halde M.S. 5. ve 6. yüzyıllardan sonra
oluşan maddi düzenleri yeni bir uygarlık saymak zordur. Nitekim
Avrupa’daki kent yapıları yeni bir uygarlık için hiç yeterli değildir.
Kurulan imparatorluklar övüle övüle söylendiği gibi olmayıp, Roma
kalıntılarından başka anlama gelmiyordu. 


Doğudakiler için de aynı şeyler söylenebilir.
Bunlara kapitalizmden önceki sistemin kalıntıları demek bana daha
anlamlı gelmektedir. Kalıntı, yıkılmış bir harabede arta kalan evler
veya mahallecikler gibi bir şeydir. En çok olsa olsa eskinin
revizyonundan öteye gitmezler. Bununla birlikte kapitalizmden önceki
maddi yapılanmaları inkâr etmemek gerekir. Kapitalizme geçiş
yapılanmaları farklı olabilir. Avrupa’nın özellikle M.S. 10. yüzyıldan
sonraki kentleşmeleri kapitalizmi haber verir nitelikteydi. O halde ne
‘feodalizm’, ne ‘karanlık ortaçağ’ kavramlarına fazla takılmamak daha
öğretici olabilir. Daha doğruya yakın bir yorum, dört bin yıllık maskeli
tanrılar ve kullaştırılmış bir toplum sisteminin ‘uzun süre’ kapsamında
çözülmesidir. Neolitik sistem çözülüşleri halen devam etmektedir. Demek
istediğim, uzun süreli sistemlerin yıkılış ömürleri de yüz yılları
alabilir. Sık sık da revize edilebilirler. Çok sıkıştırılsa, 5. ve 6.
yüzyıllar sonrasına geç sistemler denilebilir.


Bütün bu hususlar İslamiyet ve Hıristiyanlık
açısından hangi anlama gelir? Ütopyalarında cennet vaatlerinden
geçilmez. Bin yıllık mutluluk düzenlerinden de bahsedilir. Her ütopyada
dile getirelen bir kısımdır bu. Bana her zaman ‘cennet vaadi’ kızgın
çöldeki insanın ‘vaha’ özlemini anımsatır. Karşıtı zaten çölleşmiş
yaşamdır. Peygamberler de hitap ettikleri topluluklar için umut dolu
günler, gelecekler vaat edebilirler. Cennet gibi gelecek ütopyası
yapılan, yeni dünya arayışından başka bir şey değildir. Diğer yandan
dünyası dört yandan karartılmış bir idam mahkûmunun veya hiç kurtuluş
umudu olmayanların zorunlu inşa edilmiş bir sığınağı olabilir. Saddam’ın
idamından önceki Kur’an nüshasıyla ilişkisi hayli öğreticidir. Kur’an,
idamlık sürecindeki yaşamların aşırı zihni inşa gücüdür. Hiçbir çare
kalmadıktan sonraki halin umut inşasıdır. Kölelik koşulları tam
bilinmeden, Kutsal Kitapların mesajları doğru yorumlanamaz. İnsanın
metafizik karakterini göz ardı etmezsek, cennet, cehenemlisi de dahil,
daha pek çok ütopya inşa edilmek durumundadır. İnsan realitesi bunu
gerektirir. Aksi halde yaşam kolay kolay yaşanmayacağı gibi, daha iyi,
güzel yaşamların önü de açılamaz. 


Şu hususu da eklemeliyim: Ölüm korkusunun kendisi
de sosyaldir. O da inşa edilmiş ya da ettirilmiştir. Dolayısıyla inşa
edilmiş ölüm korkuları yeni sosyal inşalarla ortadan kaldırılabilir.
Hatta ölümden belki yaşamın en iyi ve güzel hali çıkarılabilir. Doğadaki
ölümler hiçbir zaman insan toplumundaki sosyal ölümler gibi değildir.
Sosyal ölümlerin derin acı ve hüznü, doğal ölüm gerçeğine ters
düşmesinden ötürüdür. Yoksa ölüm olmazsa yaşam diye bir şey olmazdı. Bu
nedenle en değerli yaşam ölümün bilincine varıldığı yaşamdır. Ya da
ölümsüzlüktür.


İslam ve Hıristiyanlık ütopyaları kölelikten çıkış
için ilgi çekiciydi. Fakat nasıl bir sonucun beklendiği konusunda
açıklık yoktu. Cennet gibi bir yaşam denerek geçiştirilir gibiydi.
Kurulacak yeni toplum konusunda manastır ve medreselerdeki cemaatleri
örnek göstermek biraz anlaşılır kılar.


Medrese, manastır, tarikat ve mezhepler program ve
yeni toplum inşa çabalarıdır. Her iki din de yoğunca denemiştir. Halen
deniyorlar. İki bin ve bin beş yüz yıldır bu arayışların olması
şaşırtmamalıdır. Öte yandan Hıristiyan kilise şefleriyle İslam’ın fetih
komutanları rahatlıkla revize edilmiş bir geç kölelik sistemi
yarattılar. Dikkat edilirse, bu geç kölelik sistemleri fethin
konaklamalarıdır. Kalıcı ve tüm toplum için yaşam sistemleri değildir.
Bunlara İslam ve Hıristiyan uygarlığı demek biraz zorlama olur.
Ütopyaların derdi uygarlık yaratmak değil, yaşamları kurtarmak ve güzel
kılmaktır. Demek ki, her iki öğretinin inanç ve ahlak sisteminin
uygarlık sorusu tutarlı bir cevaptan yoksundur. Dört bin yıllık
sistemleri aşmada belirleyici rolleri oldu. Adlarına revize edilmiş bazı
kölelik rejimleri hem beylik, site, hem imparatorluk tarzında kuruldu.
Fakat bunlar İslam ve Hıristiyan uygarlığı sayılmazlar. Olsa olsa
ideolojik yönden saptırılmış halidir denilebilir. Ne papaz kiliseden
çıkıp imparatorluk sarayında oturabilir, ne de imam camiden çıkıp
devletin başına geçebilir. Zaten devletleşmiş öğelerini de hep sapmış,
sapık olarak adlandırmaktan geri kalmadılar. Devlet başındakileri ise
dinin gereklerine uymak konusunda uyardılar, çağrı yaptılar. Böyle
oldukları içindir ki, halen varlıklarını sürdürmektedirler. Ama çok
etkisiz ve umutsuz olarak.


Max Weber kapitalist uygarlığa ‘büyüsünü yitirmiş
uygarlık’ der. En gelişmiş bir maddi kültür sisteminde elbette büyülü
yaşam olmaz. Büyüleyici yaşam ideolojik kültürün dünyasında mümkündür.
İslam, Hıristiyanlık ve benzeri kültürlerin kapitalist yaşam dünyasını
büyüleyecek yetenekleri yoktur. Bunu ancak ideolojik kültürün tüm
mirasını arkasına alacak özgürlük sosyolojisinin yeteneği, gücü
sağlayabilir. Bu konu üzerinde ilgili bölümde yoğunlaşmaya çalışacağız.
Yaşamın kendisinin en büyük büyüleyicilik değeri olduğunu
kanıtlayacağız. Yeni slogan “Ya kapitalizm ya Sosyalizm” değil, “Ya
Kapitalizm Ya Özgür Yaşam” olmalıdır.


O halde neden kapitalizm uygarlığı sorusuna biraz
daha kolay cevap verilebilir. Kapitalizmi engelleyen devasa boyutlu
imparatorlukların sonlarını getirmekle ve kendilerini de amaç ve yapı
olarak uygarlaştırmamakla kapitalizm için ortamı biraz bilerek veya
bilmeyerek açmış olabilirler. Wallerstein, imparatorlukların
kapitalizmle çeliştiğini söylerken güçlü bir gözlemde bulunmuş oluyor.
Max Weber, Kapitalizm ve Protestanlık Ruhu’nda kapitalizme nasıl yol
açıldığını daha anlaşılır kılıyor.


Peki, uygarlıksız bir çözüm olabilir miydi? Bu
sorunun cevabı neolitiğe geri dönmek gibi bir şey olurdu. Kentler
ortadan kaldırılamayacağı için ticaret önlemezdi. Erkek egemen toplum
bırakılamazdı. Ne kadar eleştirilse de, devlet o koşullarda ortadan
kaldırılamazdı. Zaten manastır, medrese, tarikat, tasavvufi yaşamlar bu
çaresizliklerin sonucudur. Adı geçen kategorilerin bozucu, yozlaştırıcı
etkisini görüyorlar ve kurtulmak istiyorlardı. Buldukları çareler
marjinal olmaktan öteye gidemiyordu. Bu nedenlerle de yeni bir
uygarlığın varlığına ortamı açık bırakıyorlardı.


Bu arada İbrani kabilesinin öyküsüne de bir daha
bakmak hayli öğretici olacaktır. Yahudi, ticaret ve para konusunun
uzmanıydı. Ayrıca yazarlık güçleri kesindi. Roma ve Pers Sasani
dönemlerinde o günün koşullarındaki tüm dünyaya yayılmışlardı. Para ve
ticaretin sızıcı gücü müthişti. Maddi uygarlığın ruhu gibiydiler. Daha
doğrusu süzülmüş gücüydüler. Yazarlar geçmiş ve gelecekten en iyi haber
veren peygamberlerin yerini tutmuştu. Yeni bir uygarlık sisteminin veya
kapitalizmin önkoşullarının başında geliyorlardı. Zaten ütopyalarda da
damgaları eksik olmazdı. Din ve tanrı da uzmanlık alanlarıydı.


Hıristiyanlık kendi ideolojik kültür çağında tüm
Avrupa’yı fethetmişti. Asya’ya sınırlı giriş yapmıştı. Afri-ka’nın
uygarlık izlerinde eksik olmazlardı. İslamlık hızla tüm Arabistan’dan
Kuzey Afrika ve Orta Asya’ya kadar fethini sürdürmüştü. Eski uygarlık
sistemlerinin tüm yerleri fethedildiği gibi, yeni alanlar da ideolojik
kültür imparatorluklarına katılmıştı. Fakat gerçekleşen, uygarlığın
genişlemesi değildir. Manevi dünya geliş-mesi de diyebiliriz. Zaten
Hıristiyanlık ‘bin yıllık tanrı devleti’ derken bu gerçeği kast
ediyordu.


Hem Hıristiyanlık, hem İslam ütopyalarının
bilimsel temelleri çok zayıftır. Ahlaki yönleri gelişkindir. Yunan
klasik felsefesinden etkilenmişlerdir. Tekrar canlanmasında rol
oynamışlardır. Teolojileri bir nevi Aristo ve Eflatun kaynaklıdır. Bir
kısmını da Mısır ve Sümer teolojilerinden almışlardır. Özgürlük
ütopyaları için de geri bir konumdalar. Tekrar belirtelim ki, dinler
için esas olan ahlaktır. Teoloji zannedildiği kadar başat konu değildir.
Ahlak önemini kaybetmediği için, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkla benzeri
öğretiler önemlerini koruyacaklardır. Özgürlük Sosyolojisi’nde yerleri
konusunda değineceğiz.


Ütopyalar her zaman kusursuz değildir. Çoğunlukla
amaçları hilafına da hizmet ederler. İslamiyet ve Hıristiyanlık
ütopyaları biraz da amaçları hilafına kapitalizmin gelişimine epey
hizmet ettiler. Ama çok çatıştıkları da bir vakıadır. Kapitalizm
bölümünde bu konuya bir kez daha eğileceğiz.


İslam için ek olarak söylenebilecek olan, barbar
ve hâkim kabile aristokrasileri için sınırsız ve haksız alan ve kültür
gasplarına yol açtığına ilişkindir. Hıristiyanları gerilettiği çokça
söylenir. Bunlar her din için geçerli hususlardır. Kaldi ki,
devletleşmiş İslam’la devletleşmiş Hıristiyanlığın çatışmasını İslam’la
Hıristiyanlığın çatışması olarak sunmak gerçeği tam yansıtmaz. Bu
çarpışmalar uygarlık kökenli olup, dinlerin kılıf olarak kullanıldığını
iyi biliyoruz.


Sonuç olarak; genelde ideolojik kültür-maddi
kültür sorunlu konulardır. Ama bir gerçektirler. İncelemek gerekir.
Köle-efendi, serf-senyör çatışmalarının tarihin devindirilmesindeki
rolleri sınırlı ve dolaylıdır. Tarihin tekerlekleri başka türlü
dönmektedir. Bunu araştırıyoruz. Yaptığımız kaba, amatör
araştırmalardır. Ama hem tarihi anlamak, hem günümüz sorunlarına cevap
için gerekli çalışmalardır.


Çok kısa bir değerlendirmeyi diğer direniş kanadı
kavimler göçü için yapmadan konuya bütünlüklü yaklaşılmış olunamaz. Son
dönemlerinde köleci uygarlığa karşı Avrupa’nın Kuzey’inden Gotlar ve
Hunlarla Arabistan üzerinden Araplar hem direniş hem saldırı
taktikleriyle hamle üstüne hamle yapıyorlardı. Kabile hiyerarşisinin
geliştiği, barbar toplum dediğimiz uygarlık öncesi ataerkil toplum
halindeki bu kavimlerin göç veya saldırıları, direnişleri bir nevi
ideolojik kültür hareketidir. Daha coşkulu, atak ve taze kan taşırlar.
Ütopyaları kısmen eşitlikçi, neolitikten kalma öğeler taşırken, daha çok
uygarlık özentisi içindedirler. Dinler kadar bir metafizik
geliştirmemişlerdir. Çoğunlukla imparatorluklar için taze kan ve paralı
asker olmuşlardır. Fakat yine de tarihin en devindirici güçlerindendir.


Germenler, Türkler, Moğollar ve Araplar, daha
önceleri ise Hurriler, Amoritler ve İskitlerin akınları olmasaydı,
herhalde tarihin akışı başka türlü olurdu. Germenler ve Araplar her iki
Roma İmparatorluğunu çökertirken, Türkler ve Moğollar İran ve Bizans’ın
çöküşünde pay sahibidirler. Fakat kabile şeflerinin yaptıkları ya yeni
imparatorluk tacını giymeleri, ya da ordu ve bürokrasisinde yer
almalarıdır. Geride kalanlar ya yeniden kabileler oluştururlar, ya da
deklase unsurlar halinde toplumun diplerinde marjinal yaşarlardı. Köleci
sistemin yıkılmasında bu iki iç ve dış gücün rolü tartışmasızdır. Fakat
aynı oranda alternatif sunmada, yeniyi inşa etmede rol oynayamazlar.
Yıkarlar, talan ederler; fakat yapamaz, koruya-mazlar.


Buraya kadar adına araştırma da diyebileceğimiz bu
çalışma ile aslında kapitalist modernite için bir temel kazımaya
çalıştık. Kapitalist modernitenin hangi tarihsel gelişmelerin ürünü
olduğunu göstermeye çalıştık. Kendini tarihsiz sunmak, kapitalist
bilim-iktidar yapısının temel özelliklerindendir. Kalıcı ve son sistem
iddiası için tarihsizlik ve mekânsızlık önemlidir. Mekân-zaman
yokluğunda müthiş ve çok ayrıntılı çözümlemeler yaparlar. Mikro tarihle,
olaysal güncel gelişmelerle ilgili sayısız çalışmaların sahibidirler.
Bir de zaman-mekân sıkıştırması gibi, sanki zaman ve mekân etkisini yok
ettiklerini belirtmek isterler. Bu çalışma ile bu tür çabaların sunmak
istediğinden farklı bir toplumsal akışın müthiş bir insan çabasıyla
sürekli devinim halinde olduğunu gösterdik. Tarihten kaçınılamayacağını,
kapitalizm her ne kadar kendini tarihin sonu saysa da, birçok uygarlık
gücünün kendi çağı için benzer iddialarda bulunduğunu da bu vesileyle
belirttik. Kapitalizme giriş için yeterince donanmış durumdayız. Bir
uygarlık olarak tanımını ve çıkış koşullarını tekrar da olsa açıklamaya
devam edeceğiz. Daha önceki uygarlıklardan devralınanlar ile kendi
katkılarını özenle belirteceğiz.


Savunmamın bu bölümünü ana tez olarak şöyle
açıklamam mümkündür: Sınıf, kent ve devletin iç içe oluşumuna dayalı
olarak ortaya çıkan ve kapitalizmin en son çağı olan finans dönemine
kadar sürekli kendini çoğaltarak geliştiren devletli uygarlık sistemi,
kendini ağırlıklı olarak tarım ve köy toplumunu sömürü ve baskı altına
almasına dayandırır. Süreç içinde giderek genişleyen kent emekçilerini
de baskı ve sömürü sistemine katar. Beş bin yıllık devletli uygarlığın,
belki ondan da uzun bir zaman ve mekân koşuluna dayalı olan, kendini
ideolojik, askeri, politik ve ekonomik olarak parçalı olmaktan
kurtaramayan demokratik uygarlık karşısında günümüze kadar varlığını
sürdürmesi, esas olarak ideolojik hegemonyadan kaynaklanır. Zor ve zulüm
sistemleri ancak ideolojik hegemonya temelinde başarılı
olabilmişlerdir. Temel çelişki sadece sınıfsal olmayıp uygarlık
düzeyindedir. En azından beş bin yıllık yazılı olarak da
izleyebildiğimiz tarihsel mücadele, devletli uygarlıkla (esas olarak
sınıflı kent ve devlete dayanır) devletleşmemiş, ana gövdesi tarım ve
köy toplumu olan, zamanla kent emekçilerinin de içeriğini oluşturduğu
demokratik uygarlık arasındadır. Toplumdaki tüm ideolojik, askeri,
politik ve ekonomik ilişki, çelişki ve mücadeleler bu iki ana uygarlık
sistemi altında cereyan ederler.


Savunmamın bundan sonraki bölümleri bu ana tezin
çözümlenmesi ve Ortadoğu’yla Kürdistan somutuna uygulanması biçiminde
geliştirilecektir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: